|
Mevlidin Dinimizdeki
Yeri ve Önemi
Öyle zannediyoruz ki, insanlık tarihinin hiç bir döneminde, günümüzde
olduğu kadar, kavram kargaşasına
rastlanmamıştır. Bu kargaşanın bulaşıcı bir illet gibi, bütün dünyaya ve hemen
her kültüre sirâyet etmesinde ise, başrolü, medya denilen iletişim
araçları oynamışladır. Bu kargaşanın hangi boyutlara varacağı ise maalesef,
kestirilememektedir. Aynı kavramın, her kullanana göre ayrı bir anlam taşır hale
gelmesi veya konjöktüre göre ayrı anlamlarda kullanılması, insanların doğru bir
şekilde bir birlerini anlamalarına engel olduğu gibi, neticede yanlış ve haksız
hükümlerin ortaya çıkmasına da neden olmaktadır. Söz konusu kargaşanın etkisi,
özellikle kültürel sömürü altında bulunan
yerlerde, çok daha çaplı bir şekilde görülmektedir. Çünkü kavram kargaşası,
kültürel sömürünün temel araçlarından biri haline gelmiş bulunuyor. İslâm
ülkelerinde bu kargaşanın yaygın bir şekilde hissedildiği sahalardan birisi de,
dinî konulardır. Bu yüzden tartışılan konuların birçoğunda taraflar, bir
birlerini anlamakta zorluk çekmektedirler. Tartışılan kavramlardan birisi de,
şüphesiz, bidat terimidir. Toplumda yaygın bir
şekilde görülen dinî bilgisizlik, hem birçok bidatın ortaya çıkmasına ortam
hazırlamış, hem de bidat olmadığı halde birçok yeniliğin ve dinî unsurun bidat
olarak damgalanmasına neden olmuştur. Bu durum halkın dinî konularda şüpheye
düşmesine, dini, ilerleme ve yeniliklere engel, çağ dışı bir kurum gibi
algılamasına ve dine karşı ilgisiz davranmasına neden olmaktadır. Aşağıdaki
satırlarda bidat kavramından bir nebze söz ettikten yani kabaca sınırlarını
çizdikten sonra, bunu mihenk taşı gibi kullanarak
değişik yönleriyle mevlidin üzerinde durmaya
çalışacağız. Kelime olarak bidat, önce bulunmayan veya bir örneği önceleri
görülmeyen ve yeni ortaya çıkarılan fiil veya şeydir. Bu anlamda Kur’ân’da da
geçmektedir. (Bak: Bakara, 2/117; Ahkaf, 46/9) “Falan bir bidat çıkardı”
sözü “yeni bir şey ortaya çıkardı, ilk defa o bu işi başlattı, dolayısıyla
bu yeni bir iştir” anlamına gelir. Kısacası kelime olarak bidat,
düşünce, fiil, özellik ve eşya türünden, daha önce bir benzeri olmayıp sonradan
ortaya çıkan her şeyi kapsar. Bu anlamda bidat, dinle (iman ve ibadet, günah ve
sevap) de sınırlı değildir. Dinî literatürde kullanılan bidat kelimesi ise bir
terimdir ve sınırlı bir anlam taşımaktadır. Alimler tarafından yapılan
bidat tariflerinden en kapsamlı ve anlaşılır olanının şu olduğu kanaatindeyiz:
Hz. Peygamber ve ashabı zamanında olmayıp, kavlî, fiilî ve takrirî sünnetten
herhangi biriyle ona işaret olunmayan ve
hakkında âsâr ve sahabe sözü dahi bulunmayan; (buna rağmen şerî imiş gibi
görünen ve onunla Allah’a daha çok ibadet etme kastedilen) şeye/uygulamaya bidat
denir.1
Bu ve benzeri diğer tariflerden bidatın şu özellikleri
olduğu ortaya çıkmaktadır:
- Sonradan Ortaya Çıkarılmış Olmalı,
- Şer’î Bir Delile Dayanmamalı,
- İbâdet Kastıyla Yapılmalı,
- Şerî imiş Gibi Görünmeli ve
- Genelleşme İstidadı Göstermelidir.2
Mevlidin Konumu
Mevlid kelime olarak doğum zamanı ve doğum yeri anlamına gelir. Halk
arasında bir terim olarak, Peygamber Efendimizin dünyayı şereflendirdiği günü,
bu gün münasebetiyle yapılan değişik etkinlikleri ve bu günde uzun bir zamandan
beri farklı makamlarla okunması âdet halini alan naat,
kaside veya şiirleri kapsayan geniş bir anlamda kullanılmaktadır. Mevlid
okumanın/okutmanın asıl amacı, Efendimizin dünyayı şereflendirmesinden ötürü
duyulan sevinci ortaya koymaktır. Kainatın,
yaratılmasından kıyamete kadar geçirdiği/geçireceği en önemli zaman dilimi olan
bu günden ötürü sevinç duymanın ve bunu meşru bir yolla ortaya koymanın dinen
bir sakıncası bulunmamaktadır. Elbette mevlidi, yakın zamanda Batıdan alınan
doğum günü âdetine benzeterek, oradan alınmış gibi ayrıca yılbaşı
âdetine karşı çıkacağız diye “Peygamberin de olsa doğum günü
kutlaması dinde yok…!” basitliği, hatta saygısızlığıyla meseleye
yaklaşanlara diyebileceğimiz bir şey bulunmuyor. Zaten muhatabımız da bu türden
kişiler değiller. Ama Efendiler Efendisinin doğumuyla dünyaya şeref verdiği gün
sıradan bir gün olamaz. Öyle ise bu gün münasebetiyle meşru daire
içinde bir yere toplanmak, dini konuları konuşmak, salavat getirmek, yemek
yedirmek, hediyeleşmek ve Hz. Peygamberi övücü bazı ilahi ve kasideler okumak;
hatta son zamanlarda Diyanet İşleri Başkanlığının başarılı bir şekilde yürüttüğü
Kutlu Doğum Haftalarıyla O’nu değişik yönleriyle ele
alıp insanlığa anlatmak neden yanlış olsun veya bidat sayılsın? Farklı
uygulamaları olsa da, bir mevlid merasimi kısaca şöyle gerçekleşir: Bir kurum
veya şahıs, Efendimizin doğum günü münasebetiyle bir merasim tertip eder. Bu
merasimde bir araya toplanan kişiler, tercihen sesi güzel bir veya bir kaç
kişinin okuduğu âyet, ilahi ve kasideleri dinler, salavatlar getirir, dualar
yapar, ilmi olan birisi dinî konularda bir sohbet eder sonra da hazırlanan
yemekler yenilerek sevapları bu merasimi tertip edenlerin geçmişlerine bağışlar.
Süleyman Çelebi’nin yazmış olduğu Vesiletü’n-necât
adlı naat/mevlid çok güzel olduğundan ülkemizde mevlid merasimlerinde yaygın
olarak okunmaktadır. Doğu illerinde bunun yerine mahalli dille yazılmış başka
naatlar da okunuyor. Aslında mevlid merasimleri dışında da köy odalarında
eskiden beri yaygın bir şekilde bu türden kasideler, cenkler vs. hep okunmuştur.
Efendimizi övmek, üstün özelliklerini ve insanlığa kazandırdıklarını dile
getirmek amacıyla yazılan naatların ise ciltlerle olduğunu söylemek mümkündür.
Arz edilen şekliyle bir mevlid merasimin dinen bidat olup olmadığına bakalım
şimdi de… Yukarıda bidatın sınırlarını çizdik ve özelliklerini belirledik.
İsterseniz mihenk taşı olarak bu ölçüleri kullanıp Mevlide bu açıdan bakalım: 1.
Sonradan ortaya çıkarılmış olmalıdır: Efendimizi övmek, bu amaçla şiirler yazmak
ve okumak, salavat getirmek, yemek yedirmek, dinî meseleleri konuşmak amacıyla
bir araya toplanmak vs. yeni olmadığı gibi, bunların bir kısmı dinen önerilen ve
sevap getiren hususlardır; bir kısmı da Efendimiz döneminde yapılmış ve güzel
görülmüşlerdir; O’nu övücü şiir yazmak ve okumak gibi… Bidatın seyyie ve hasene
şeklinde iki çeşit olduğunu söyleyenler haseneyi şöyle tarif ederler: “Aslı
dinde olup faslı dinde olmayan uygulamaladır.” Ele aldığımız mevlid konusunun
da, görüldüğü gibi aslı dinde var. Zira Efendimize hitaben naat yazılmış,
huzurunda okunmuş, kendisi bunu hoş görmüş ve hediye vermiştir. Fasıl denilen
formülasyon ve detaylar ise sonradan ortaya konmuştur ki, bu noktada bazı
yanlışların olması aslın yokluğuna delalet etmez. 2. Şer’î bir delile
dayanmamalıdır: Birinci maddede zikredildiği gibi Mevlid merasimlerinde
yapılanların bir kısmı sünnettir; diğerleri de Sünnet denilmese bile,
‘Efendimizin bazen işleyip bazen terk buyurdukları, selef-i salihînin de sevip
rağbet ettikleri ve yapılmasında sevap olan ancak yapılmamasında günah olmayan
işler’ anlamında mendub veya müstahabtır. Zira engelleyici hiçbir şerî delil
bulunmamaktadır. 3. İbadet kastıyla yapılmalıdır: Bu madde evvelkilerden daha
önemlidir. Zira halktan bazılarının mevlid okutmayı başlı başına bir ibadet
gördükleri biliniyor. Elbette mevlid merasimi münasebetiyle yapılan dualar,
getirilen salavatlar, yedirilen yemekler, yapılan dini sohbetler, sevap
getirdiklerinden ötürü, bir yönüyle ibadettir. Okunan mevlid metnine ise, dinî
terim olarak ibadet denilemez. Ama Efendimize hitaben benzeri şiirler yazılıp
huzurunda okunmuş ve kendisi de bundan memnun kalarak şairine mübarek cübbesi
gibi çok değerli bir hediye de vermiş olduğuna göre, ibadet denilmese de bu
türden bir okumaya bidat denilemez. Öyle ise şöyle denilebilir: Bir bütün
halinde bakıldığında, mevlid merasimi namaz gibi, hac gibi bir ibadet değildir,
ancak ibadet olan ve sevap getiren birçok unsurlar taşımaktadır. Buna karşılık
yasak olan bir unsur taşıdığı ise söylenemez. 4. Şerî imiş gibi olmalı: Mevlid
merasimi bir bütün olarak, bilinen şerî ibadetlere benzemediğinden bu noktada da
bidat değildir. Yani halk bunu benzerleriyle karıştırıp yanlışa düşmez, kafası
karışmaz; zira benzeri bir ibadet yoktur. 5. Genelleşme istidadı göstermelidir:
Ne resmî, ne de özel kurum ve vakıflar tarafından; ne de din adamları tarafından
mevlidin umumî bir dinî unsur olarak okunması veya merasimlerinin yapılması
yönünde bir telkin ve uygulama bulunmakta, ne de yapmayanlar tenkit
edilmektedir. Milyonlarca ailenin bulunduğu ülkemizde acaba kaç aile bu güne
kadar mevlid okutmuştur? Öyle ise bu nokta da bidat haline gelmemiştir. Bir de
Efendimizin dünyayı şereflendirdikleri günün haricinde okutulan mevlidler var.
Zannediyorum tenkitlerin büyük bir kısmı da bu uygulamalara yöneliktir. Hacdan
dönme, düğün, sünnet, bir hastalıktan kurtulma, yeni bir işyeri açma vb. sevinç
anlarında ya da vefat eden, şehit düşen bir şahıs adına mevlid okutulduğu
görülmektedir. Halk yeterince işin aslını düşünmeden, sadece âdet olduğu için bu
işi yapsa bile hepsinden gaye şudur/şu olmalıdır: Sevinçli işler için mevlid
okutulduğunda bununla, bu nimetleri ve imkanları bahşeden Allah’a teşekkür etme
gayesi güdülmektedir. Bu teşekkür, yemek yedirme, dua etme, salavat getirme,
dinî sohbette bulunma ve mevlid metninde dile getirilen Efendimizin hayatına
dair pasajlar dinleme yoluyla yapılmış olmaktadır ki, ‘gayr-i meşru
unsur ve niyetler’ işin içine katılmadığı müddetçe, mahzuru olmayan
güzel bir âdettir. Vefat edenler için mevlidin
okutulmasının gayesi ise, bu işten hasıl olacak sevabı vefat edene
bağışlamaktır. Bilindiği gibi vefat eden için dua etmek, yemek yedirmek, sadaka
vermek vs. dinen mahzuru olmayan hatta teşvik edilen hususlardır. Tırnak içinde
verdiğimiz gayr-i meşru unsur ve niyetlerden ne kastettiğimizi birkaç
cümle ile açmak istiyoruz: a) Mevlid metni, hiç bir zaman mesela Kur’ân metni
gibi, okunması ve dinlenilmesi sevap olan kutsal bir metin olarak
düşünülmemelidir. Hatta hadis-i şerif metni gibi de değildir. b) Okuyan
şahısların işi ticarete döktüğü, pazarlıklar sonucu yüksek meblağlar karşılığı
bu işi yaptıkları söylenmektedir. Elbette sevap yörüngeli böyle bir işte para ve
ticarî düşünce meselenin safiyetini bozar ve haklı olarak tenkitlere neden olur.
İyi niyetli insanların saf-temiz duygularını istismar ederek, hatta dolaylı da
olsa “âyetlerimi ucuza satmayın” İlahî tehdidine muhatap olacak bir tavırla bu
iş yapılıyorsa, hiç kimse tarafından hoş karşılanamaz. Ancak okuyan kişiye,
pazarlık olmadan, beklenti içine girmeden, oluşan piyasaya (!) mahkum kalınmadan
bir hediye verilmesi, hele bunun Efendimizin cübbesini hediye etmiş olmasından
esinlenerek ve O’na ittiba niyetiyle yapılması mahzursuz bir şeydir. c) İşlerin
sevap kastıyla yapıldığı, bu arada Efendimizden söz edildiği böyle bir ortamda,
başta okuyanlar olmak üzere, merasimde bulunan herkesin ciddi ve samimi
davranması beklenir. Laubali, gösteriş kokan, her sözün gırtlaktan yukarı
bölgelerden çıktığı, kalbî hiç bir duygunun yaşanmadığı bir merasim hem yanlış
olur hem de tenkitlere sebebiyet verir; her hangi bir sevap hasıl olur mu o da
tartışılır. d) Bu arada, alışılmış, halk tarafından da bir kısmı ezberlenmiş,
yapılan ses değişiklikleri ve oyunlarıyla büyük bir kısmı anlaşılmayan, kısacası
koyu bir ülfet ve gaflet perdesi altında okunan mevlid metni, hatta bazen Kur’ân
âyetleri, dinleyenlerde kalbî bir ürperti, bir duygu seli, yeni bir bilgi,
kendine çeki düzen verme vs. hasıl etmemektedir. Öyle ise bu minvaldeki bir
uygulama doğrusu faydadan ziyade zarar bile getirebilir. Zira yüksek
hakikatlerin konuşulduğu bir yerde gafletin, laubaliliğin, gösterişin, ‘âdet
yerini bulsun’ anlayışının yeri yoktur. Her ibadet ve dinî etkinliğimizde de bu
önemli nokta gözetilmelidir. e) Önemli bir nokta da şudur: İster bazı müessese
ve vakıflar tarafından isterse fert olarak halk tarafından yapılsın, mevlid
merasimlerinin bir reaksiyon, özellikle de Hz. İsa (as)’ın Hıristiyan alemince
kutlanan doğum gününe bir reaksiyon düşüncesi içerisinde ele alınması asla
tasvip edilemez ve işte o zaman dinen de mahzurlu olabilir. Zira biz her işimizi
sadece Allah’ın rızasını tahsil etmek niyetiyle yaparız, O emrettiği için
yaparız, O’nu biraz daha tanımak için yaparız. Öyle ise tamamıyla kendimiz
olmalı, kendi değerlerimizle oturup kalkmalı, her işimiz kendi boyamızı
taşımalıdır. f) Son olarak, maddî durumu iyi olanların bu tür merasimlerde israf
denilecek aşırılıklara, gösteriş kokan harcama ve ikramlara ve okuyanları
şımartacak ve safiyetlerini bozacak ücretler verme yoluna gitmelerinin de hoş
karşılanamayacağını vurgulamalıyız. Elbette bu iş için sabit kıstaslardan söz
edilemez, ancak unutmamalıyız ki selim, bozulmamış bir vicdan olup bitenleri en
uygun şekilde değerlendirir ve her yanlışta isyan ederek görevini yerine
getirir.
Netice
Hakkında çok söz söylenmiş bir konuyu sınırlı bir yer için yazılmış bir
yazı ile bütünüyle aydınlatmak, takdir edersiniz ki mümkün değildir. Ama birçok
konuda olduğu gibi, mevlid konusunda da eksik dinî bilgi ve şuurdan kaynaklanan
yanlışlar istisna edilirse- ki her konuda bu durum ciddi bir sorun olarak
karşımıza çıkmaktadır- mevlid okumanın ve okutmanın dinen yasak olduğu, hele
dinî terim olarak bidat olduğu söylenemez kanaatindeyiz.
Konuyla ilgili daha detaylı ve akademik çalışmalar okunmalıdır. Rabbimden
niyazım dinimizi şanına uygun ve en doğru şekilde anlama ve yaşamayı nasip
etmesidir.
Prof. Dr. Abdulhakim Yüce
|